Yakub Çelebi
Yeni bir çalışma yayımlandı: On
beşinci yüzyılda Katalanlarca kaleme alınan Yakub Çelebi’nin Öyküsü,
Metin on beşinci yüzyıla ait tek
bir nüsha. Nüshanın sahibi Kristof
Kolomb’un oğlu, kozmograf Hernando Colon. 1885 yılına dek Sevilla Colombina
Kütüphanesi’nde bulunan nüsha o yıl gerçekleşen bir yağmalamada çalınmış ve
yine aynı yıl Paris Devlet Kütüphanesi’ne satılmış. Kütüphanenin müdürü, satın
alınan nüshayı, ödenen ücret karşısında geri vermeyi teklif etse de, bu teklifi
karşılık bulmamış. Katalan ortaöğretim kurumlarının müfredatında yer alan ve
hâlihazırda çeşitli Avrupa dillerine de çevrilmiş bulunan kitap, yayınevinin
“tarih” dizisine dâhil, ama okuyunca göreceksiniz ki, kurgusuyla ve
sürükleyiciliğiyle başlı başına bir edebiyat metni olarak da görülebilir.
Şüphesiz, Kosova Savaşı sırasında I. Murat, Yakub Çelebi ve Bayezid arasında
yaşandığı varsayılan olayların çekiciliği bahsettiğimiz bu sürükleyiciliği
sağlayan önemli bir etken, fakat metnin içinde diyalogların sıklıkla
kullanılması da metni tarih yazıcılığının resmi dilinden ve görece
sıkıcılığından koruyor.
“Bilmelisiniz ki -bu herkesin
malumudur- Rabbimizin miladının 1387’nci yılında, şanlı Troya’nın kurulmuş
olduğu Doğu yöresinde, günümüzde adına Türkiye denilen ve Türk Murad’ın hüküm
sürdüğü topraklarda, yurdunun Bursa adındaki çok büyük şehirlerinin birinden
büyük beyliği yöneten İlbey Murad’ın biri meşru diğeri gayrimeşru iki oğlu
vardı,” cümlesiyle açılan metin, 1400’lü yıllarda yazılmış bir Katalan
elyazması ve aynı zamanda yazıldığı dönemin Avrupa edebiyatında Türk imgesi
hakkında fazla sayıda ayrıntıyı içerisinde barındırıyor. Mesela, bu ilk cümlede
o çağda, Batı Avrupa’da, Türklerin yaşadığı coğrafyanın yavaş yavaş “Türkiye” (Turchia, Turquia) olarak
adlandırılmaya başlandığını görüyoruz.
Katalonya nere Osmanlı nere
Peki, Katalanların tüm bu
bilgilerinin kaynağı neresi? Bu sorunun iki yanıtı var. Birincisi: Roger de
Flor’un liderliğindeki Büyük Katalan Birliği’nin, Aragon Krallığı bayrağı
altında Türklerle savaşmak üzere, Doğu Roma İmparatoru II. Andronikos
Paleologos tarafından Konstantinopolis’e çağrılması. Bu durum Türkler ve Katalanlar
arasında gerçekleşecek etkileşimin ilk adımı.
İkincisi: Katalanların Türklerle savaşmak için geldikleri
Doğu Akdeniz’de, Türklerin yardımıyla Atina Dükalığı’nı “ele geçirmeleri” ve
Anadolu kıyılarındaki Türk beylikleriyle yakın ilişki kurmaları. Önsöz ve
notların yazarı Dr. Juan Carlos Bayo’nun da
(Universidad Complutense de Madrid, ITEM) belirttiği gibi, bu
yakınlaşmayla iki toplum arasında ilkinin aksine, bu kez “eşitliğe” dayalı bir
ilişki yaşanmaya başlıyor.
Tabii, bu soruyu biraz daha özele
de indirebiliriz. Metin tüm bu ilişkileri bire bir yaşamış biri tarafından mı
yazılmıştır ve nasıl keşfedilmiştir? Yine Juan Carlos Bayo’ya göre metnin
yazarı Türkiye’yi iyi tanıyan bir Katalandır ve Türk geleneklerini muadillerine
göre daha iyi bilmektedir. Metin boyunca anlatılan güzergâhlar da Anadolu
coğrafyası konusunda sahip olduğu bilgiyi kanıtlamakta ve bu tezi
güçlendirmekte. Aynı zamanda Bayo’ya göre, yazarın İslam’a karşı önyargılarının
olmaması, Müslümanlar arasında yaşadığına dair bir işaret. Fakat bu durum din
değiştirdiği anlamına da gelmiyor, çünkü metnin içinde Hıristiyanlığa sıkça
atıfta bulunuyor. Tüm bu ipuçlarından yola çıkan Carlos Bayo, metnin yazarının
ya tüccar ya da diplomat olarak seyahat ederek uzunca bir süre Türkiye’de bulunduğu
sonucuna varıyor.
On yedi kısım tekmili birden
El yazmasının içeriği de yazılma
ve bulunma hikâyesi kadar ilginç ve koşuşturmacalı. Ana kahramanlarımız, on
yedi bölüm boyunca saray entrikaları, planlar, kaçışlar –haliyle kovalamacalar-
eşliğinde, okuyucuyu da peşlerine takarak bir yerden başka bir yere
“sürüklenip” duruyorlar. Bu sürüklenme esnasında, Osmanlı tarihine ve
Anadolu’daki yaşayışa dair nice ayrıntıyı da gün yüzüne çıkarıyorlar. Ayrıca,
etkileyici ve geniş önsözü okuduktan sonra metni okumaya başlayan okuyucunun
zihninde, tüm bu okuma edimi sırasında Doğu – Batı karşılaştırması,
Şarkiyatçılık tartışması ve Avrupa edebiyatındaki Türk imgesi üzerine yeni
sorular ve yanıtlar da canlanıyor.
Metnin, yazılma hikâyesinden uzun
uzadıya bahsettik ama görece kısa sayılabilecek metnin “içeriğinden” bu kadar
ayrıntılı bir şekilde bahsetmeyerek bu eşsiz metnin okuyucuya vereceği zevki
bölmeyelim ve şöyle bitirelim: “…
Murad’ın oğlu Yakub Çelebi’nin hayatındaki hadiseleri ve baba katili gayrimeşru
kardeşi Bayezid Bey’in ellerinde akıbetini nasıl bulduğunu işiteceğiniz ‘Yakub
Çelebi’nin Öyküsü’ böylece başlamaktadır…”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder